13 Mayıs 2012 Pazar

Murakami

Anneler günü için kendime güzel bir hediye seçtim. Kitap nisan ayında basıldı ama kitapçının kapısında yatmadım, almadım, bekledim özellikle Anneler gününe denk gelsin diye sabrettim. İnternetten sipariş veremezdim çünkü benim için Murakami Remzi Kitabevinden alınmalıydı. Usul adet öyle. Evvela kapak şefkatle okşanmalı, kitabın içi açıp koklanmalı, velhasıl öpüp sevilmeli ki, kasaya ödeme yapıp çıktığında içine bir sevinç dolsun. Sonrasındaysa tüm varlığınla ayakların en az 10 cm. yukarıya havalanmış, süzülürcesine eve doğru akar gidersin.
İşte bende dün akşam aynen böyle yaptım. 1256 sayfadan oluşan kitaba karşı hissettiklerim, bir çocuğun koca bir çikolataya karşı beslediği duyguyla aynı. Kitaptan koca bir ısırık almamak için kendimi zor tutuyorum. Ama tutuyorum. Zira evvela anneme gidip, bahçesinden arakladığım çiçeklerle Anneler gününü kutlamam gerek. Akşama eve geldiğimde yapılacak edilecekler toparlanıp, huzur ortamına kavuşunca, güzel bir kahveyle sert kurabiyeleri yanına eşlikçi edip, koltuğa yerleşmem gerek. Sonrasında beni muazzam bir festival bekliyor. Uzun bir aradan sonra, sevgiliye kavuşmak gibi bir şey. Artık o noktadan sonra bana kimse ilişmesin lütfen. Zira büyük bir olasılıkla, Haruki Murakami okuyor olduğumdan kimseyi duymuyor olabilirim. Bana Anneler günü hediyesi olarak, Murakami'yi alt edebilecek bir hediyeyi bilmem ki Ege ne zaman bulur getirir ???

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Okumadan Ölmeyelim

Bu aralar pek okuduklarımı buraya not düşmez oldum. Okumaktan keyif aldığım kitaplardan bahsetmediğim zamanlar bir eksiklik hissediyorum. Çokça kitap için, şu kitaptan da bahsedemedim gitti diye dertlendim ama bir şekilde Yukio Mişima'yı es geçme Allah aşkına diye ant verdirdim kendime. Bundan sebep alt fotoğrafta ön ve arka kapağını koyduğum sevgili kıymetli biricik yazarın kitabını okuduğumu yazmak istedim. Benim için Yukio Mişima çok önemli bir yazar. Günlerden bir cumartesi günü avare bir şekilde İstiklal' de gezer iken, rutin Can Yayınları molasını vermiştim. Marquez'in artık okumadığım hiç bir kitabının kalmamış olmasından sebep, her nasılsa birden önümde ilahi bir biçimde parıldayan kitaba elim gidiverdi. O kitap Yukio Mişima'nın Bahar Karları kitabıydı. Böylece yazarın Bereket denizi adını verdiği dörtlemesinin ilk kitabı olan Bahar Karları ile yazarla aramda derin bir bağ oluştu. Halen Bahar Karları'nın bende yarattığı etki ilk günkü gibi devam etmektedir. Belki daha 21 yaşında olmanın getirdiği bir ruh halinin de kitapla bir bütün oluşturmamda büyük etkisi olmuştur. Bahar Karları sonrası dörtlemenin diğer kitaplarını da bir solukta okuyup bitirmiştim. Benim için bu dörtlemenin en güzel kitabı Bahar Karlarıdır. Blogun isminden de anlaşılabilir sanırım. Dörtlemenin diğer kitapları, Kaçak Atlar, Şafak Tapınağı, Meleğin Çürüyüşü olup tüm seriyi okumanızı tavsiye ederim. Bu şekilde seriyi bitirdikten sonra 1970 senesinde daha 45 yaşındayken, Japon geleneklerine uygun bir şekilde intihar eden yazarı daha iyi tanımış olacaksınız.
Yaz Ortasında Ölümse yazarın öykülerinden oluşmakta. Kısa tadımlık öyküler. Ben bu öykü kitabını geçen sene sonbaharda alıp okumuştum. Benim asıl anlatmak istediğim kitap alt fotoğrafta görüleceği üzere, Batılı büyük bir yazarın Mişima'yı keşfe çıktığı bir kitap. Yazar Mişima'yı ve Bereket Denizi dörtlemesini ve bu dörtleme sonunda intihar ediş sürecine bizleri de dahil etmekte.
Alınası okunası kitaplardır, şiddetle tavsiye ederim. Daha fazla yazmıyorum merak etmeyin :) İstesem de yazamam zira sağ kolumun altına kafasını sokup ağlayan oğlumla ilgilenmem gerek.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Ondan bundan

İyice yazma özürlü oldum. Bunun sebebi artık eskisi kadar yazmaya ihtiyaç duymamam galiba. Yani kendimi rahatlama yoluydu yazmak. Demek oluyor ki, gayet rahatım ki yazmaya ihtiyaç duymuyorum :P Değil elbet ama ne biliyim yazdığım çoğu şeyi artık o kadar önemsemiyorum. Buna büyümek deniliyor galiba. Beni büyüten birazda çocuk sahibi olmak oldu. Dert kategorisinde yer alan maddelerin önem sırası değişti. Artık daha pozitif biri oldum. Çok iyimserde olmayalım halen dertlendiğim sayısız şey var ama artık daha başa çıkabilir bir ruh haline büründüm. Bloga yazmaktan çok, okuyorum bu aralar. Yorum yazamıyorum ama Ege taciz edene kadar en azından elimden geldiği kadar çok bloga bakmaya çalışıyorum. Benden biraz haber vermek lazımsa genel olarak hayat iyi, hayat güzel. Bir derdim yok çok şükür. Malum dertlendiğim konu kiloydu ondanda kurtuldum. Bütün 36 beden kıyafetlerimin içine giriyorum :) Yazlık tek bir şey dahi almama gerek yok. Kilo vermek için diyet yapmanın bana en büyük faydası günde 2 litre su içmek oldu. Gün içinde çok ihmal ediyordum su içmeyi. Bir diğeri ise artık tam anlamıyla yeşil çay bağımlısı oldum :) Siyah çayı içmek aklıma bile gelmiyor. Özellikle Rize marka teneke kutu içindeki kokulu yeşil çaya ölüp bitiyorum. Bu aralar beni en mutlu eden şeyse çilek! Çilek en büyük tutkularımdan biri. Ege içinde artık öyle. Ne kadar çilek yerse o kadar mutlu :) Zaten Ege için meyve olsun da, ne olursa olsun. Yemek konusunda damak zevki bana çekmiş. Zeytin ve peynire deli oluyor çocuk. Bu aralar Ege her yere tırmanmaya çalışır halde. Düz duvara tırmanmanın ne demek olduğunu bizzat görmeye başladım. Üç kızın olduğu bir evde büyümüş biri olarak, bizim evde ses çıkmazdı. Bildiğin kütüphane :) Dedemin beni güldüren bir sözü vardı. Sinek olsa vızıldar, bunların o kadar bile gürültüsü yok derdi. Şimdiyse benim bütün gün ağzımdan çıkan, -Ege, yapma! -Hayır Ege fişi çekme!!! -O topu ocağa atma sakın! Allahım sütün içine girdi bak! -Oğlum basmasana bulaşık mak. düğmesine. Çalıştırma hayırrrr!!!! -Ege arabayı yerde sür, Ahh! atma kafama acıyor be! gibi bitmez tükenmez feryatlarla geçiyor günümüz. İşte benden böyle. Bir ara uğrarım yine.

20 Nisan 2012 Cuma

Bunama

Bir şeyler yazmak isteyerek Yeni Kayıt sayfasını açıyor boş boş bakıp kapatıyorum.

Az evvel yine bunu yaptığımı söylemek istedim. Belki merak edersiniz.

Belki ne demekse. Aman boş verin. Ben öyle yapıyorum artık.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Akıp Giden Zaman

Günler öyle hızla akıyor ki, yaşadığım hayat rüya mı? gerçek mi? algılayamıyorum.
Çoğu zaman kendi adıma hiç bir şey yapmıyorum. En büyük keyfim blog dünyası bile bir köşede kaldı. Eskisi gibi bilgisayar başına oturamıyorum zira Ege bu durumdan hiç hoşlanmıyor bende çoğu zaman günlerce bilgisayarın açma düğmesine bile basmıyorum.

Hafta sonu beni büyük bir şaşkınlığa uğratan durumsa, Anne ve Bebişi'nin minicik bir kız çocuğu sahibi olduğunu öğrenmem oldu. Ben hamile olduğunu bile bilmiyordum fakat epeydir sıkıntılı günler geçirmiş ve minicik ama sapasağlam çok tatlı bir kızı dünyaya getirmiş. İçim kıpır kıpır oldu. Benim anneliği çok yakıştırdığım kadınlardan biri olması sebebiyle kendimce çok sevindim. Allah analı babalı büyütsün, dertten kederden uzak olsun. Bloguna yorum yazdım destansı bir biçimde ama nedense bir hata yapmışım yayınlanmadı bende tebriklerimi buradan göndermek istedim.

Bizim evdeki değişiklikse Ege'nin yatağını büyütmemiz ve önündeki parmaklığı kaldırmamız oldu. Ege aylardır gece benimle yatıyor ve yeniden yatağına dönmenin vakti geldi bence. Çok bozuk bir uyku düzeni var. Koltuk köşelerinde uyuyor ama yatağında yarım saatten fazla uyumuyor. Şimdi bence kısmen daha iyi bir durumda. En azından yatakta bende yanına yatıp yatıştırıp uykuya dalmasını sağlayabiliyorum. İlk gece bir uyandım kapının ağzında parkenin üstünde yatıyor. Aklım çıktı. İçim kıyıldı neden yanımda yatırmadım diye ama çıktık bir yola bakalım sonuç ne olacak. Yatağı çok yerden neredeyse yer yatağında yatıyor. Yatağın önüne de koltuk minderlerini koydum ama yinede parkeye ulaşmayı başarmış bende açık kalan kısım bırakmamak için yorgan serdim. Bütün oda yatak oldu anlayacağınız. İnşallah bir sonuç alabilirim. Gündüzleri de yatağında vakit geçirmeye başladı sevdi bu durumu ama geceler halen muamma.

Ben son gaz Kore dizilerine gömülmüş durumdayım. Sıkı bir Uzak doğu sineması müptelasıydım ama diziler bu olayı bambaşka bir hale getirdi. Genelde 16-18-20 bölümden oluşan diziler insanı sıkmadan baymadan tam kararında bitiyor ve tadı damakta kalıyor. Tavsiye ederim :)

Diyet olayını biraz Dukan, biraz ruhdagı çeşnisinde ilerletiyorum. Olmayan kıyafetlerim oluyor çok mutluyum ama 49 kilo olma hedefimi 52 kilo olarak değiştirdim. Zira artık 18 yaşında değilim ne yazık ki! 34 beden olmak hastalığımı 36 bedenle yaşa mutlu yaşa olarak değiştirdim. Şimdi 54 kiloyum ve fazla kasmadan 2 kilo daha verip yaza başlamaya karar verdim :)

Sahi 21 aydan sonra ilk kez dün ellerime manikür yapıp seyrettim. Ah! nerede benim saks mavisi, petrol yeşili ojelerim nerede kırmızılarım :) Ojeler yok ama şu an yerde yuvarlanıp dikkatimi çekmeye çalışan çok sevimli dünya tatlısı bir oğlum var. Egem var.

İyi ki anne olmuşum :)